Haritam Var Ama İlerleyemiyorum

harita

Küçük bir bilgi tohumu üzerine yazacağım bu satırları... Ayrıntılı araştırmadan...
Bilgem Çakır'a (Yalın Kod) ve Kadir Köymen'e (Sıfır) selam olsun!

Kitap okumayı seviyorum, hatta genel anlamda bir şeyler okumayı seviyorum, okuyorum ve bilgileniyorum, bilgileniyorum, bilgileniyorum... Önemli kişi ve kurumların yol haritalarını inceliyorum ve yine kendilerinin anlattıkları, haritada X işareti koydukları yerleri önemle ve dikkatle araştırıyorum... Bilgilenmeye devam ediyorum ama bu sırada bir şey fark ediyorum... X işaretleri hiç bitecek gibi durmuyor. Sürekli yeni bir işaret daha ve bir tane daha...

Sonuç... Yerimdeyim ve sürekli aynı yerden yani oturduğum yerden elimdeki haritayı inceliyorum ve öğrenmeye devam ediyorum... Her ne kadar ilerliyormuşum gibi gözükse de aslında yerimde durmaya devam diyorum. Bu arada sorsanız haritanın büyük çoğunluğu hakkında size bilgi verebilir ve haritaya bakmadan yolu öğretebilirim. Yani öğrendiklerimi aktarabilirim. Tıpkı şimdiye kadar yaptığım gibi. Fakat şunu da bilmelisiniz ki ben henüz o yollardan hiç geçmedim... Sadece haritadaki yolları öğrendim. Gerçekte o yollardaki ne ağaçların kokusunu aldım, ne de yolu ayaklarımın altında hissettim.

Haritayı gerçekte hiç kullanmadan, sadece evde oturup incelemek, üzerindeki X işaretlerini derinlemesine inceleyip, öğrendiklerimi birilerine öğretme duygusunun çok ama çok zevkli ve rahat bir iş olduğunu belirtmemde de fayda var.

Fakat ne yok biliyor musunuz?

İlerleme yok. Sahip olma duygusu yok. Başarı var ama başarmışlık duygusu yok. Haritada bir çok X işareti var da benim çizdiğim bir S işareti yok mesela...

Neden mi?

Çünkü ayağa kalkıp da o haritanın gösterdiği yolu yürümem ve denemem gerekliliğini bir kenara bırakın bu konunun farkında bile değildim ki...

Daha açık olmam gerekirse, deneyim şartmış. İnsan asıl deneyimledikten sonra gerçekten öğreniyor ve haritasına yeni izler bırakabiliyor diyebilirim.

Bencilliğe Övgü

bencil


Bencil kelimesi genel anlamıyla olumsuz bir düşünce yaratır aklımızda. Örneğin, "bencil bir insan" dediğimizde genellikle diğer insanları düşünmeden kendi çıkarına işler yapan bir insan figürü gelir aklımıza ve bencilliğin tanımına baktığımız zaman da buna benzer bir tanımla karşılaşırız.

Fakat bencilliği biraz daha derinden incelediğimizde, aslında bu kelimenin kafamızda o kadar da negatif bir düşünce yaratmaması gerektiğini anlamaya başlarız. Çünkü "bencilliği" anlamaya başladığımızda en iyi bencilin ta kendisi olduğumuzun farkına varırız.

Aslında hepimiz öncelikle kendini düşünen varlıklarız, başkasını düşünüyormuşuz gibi hissetsek bile!

Bir örnek ile ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım.

Misal yolda yürürken bir dilenci gördünüz ve o dilencinin orada dilenmesine gönlünüz el vermedi, bu yüzden önündeki kaseye bir miktar para bıraktınız. 

Bu durumda sizce bencillik etmiş olur musunuz?

Eğer ki bencilliği genel anlamıyla düşünürseniz, asıl o dilenciye yardım etmeyen kişinin bencil olduğu sonucuna varmanız muhtemeldir. Örneğin kişi cimridir ve parasının bu şekilde eksilmesini istemiyordur ve bu anlamda bencilce(?) davranmış oluyordur. Olabilir… Fakat ben bu paragrafa az sonra tekrar değineceğim.

Bu sorunun diğer bir cevabına gelirsek, bence bu durumda parayı verdiğinizde bencillik etmiş olursunuz. Çünkü aslında siz o dilenciyi tekrar gördüğünüzde vicdan azabı yaşamamak için, yani kendinizi kötü hissetmemeniz için, tamamen bencilliğinizden dolayı gidip o kaseye para bırakırsınız. Altını çizmek istiyorum, kendinizi kötü hissetmeyin diye.

Ve aslında siz bir dilenciye para vererek iyilik ettiğinizi sanırken aslında uzun vadede dilenciye kötülük etmiş olduğunuzun da farkına varmazsınız. Şöyle ki, siz dilenciye para verdiğinizde dilenci bu dilenme olayını bir iş olarak benimsemeye başlar ve uzun vadede bu işten para kazanmaya odaklanır. Fakat bu işten para kazanamayacağını anlayan dilenciler ise gerçekten bir iş bulup üretim için, çarkların dönmesi için çalışmaya başlarlar.

Ya da biz o dilenen kişileri görüp onlara nakit para ile kısa vadeli yardım edeceğimize onların belki de eğitim ve yemek gibi ihtiyaçlarını karşılamamız gerekir. Kısaca, nakit para ile bu işi çözemeyeceğimizi bilmemiz gerekir.

Fakat buna rağmen yine bencillik konusuna dönecek olursak, her zaman için şu aşağıdaki, alıntıladığım söz geçerli oluyor… Nerede duyduğumu veya okuduğumu hatırlamıyorum bu yüzden sözün asıl sahibinden özür dileyerek paylaşıyorum;

"En özverili insanlar aslında en bencil insanlardır." Tam tersi de geçerlidir.

Bu sözü yukarıdaki örnek ile biraz açıklamam gerekirse şunu söyleyebilirim, biz bir dilenciye ne kadar uzun vadeli yardım edebileceğimizi düşünürsek aslında bir o kadar bencilce davranmış oluruz. Çünkü o dilenci de ülkedeki çarkları döndürmeye başladığında bilirim ki o bir kişi benim de yükümü azaltacak.

Şimdi o yukarıdaki paragrafa tekrar dönecek olursak, dilenciyi görüp de para vermeyen insanın bencil mi yoksa sadece cimri mi olduğu konusunu tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.

Düşünce Kabızı veya Düşünce İshali Olmak


dusunce kabizi veya dusunce ishali olmak

Hayatın içerisindeki her varlığın, her canın öyle güzel bir düzeni ve dengesi var ki... Döngüsel anlamda her gün yaptığımız şeylerden bihaber yaşıyor olduğumuzu düşünmeden edemiyorum bazen. Mesela yemek yememiz. Yediklerimizi öğütmemiz ve sonuç olarak bir boşaltım yapma sürecimiz. Sürekli içerisinde bulunduğumuz döngülerden sadece bir tanesidir. Düşünce kabızlığı konusuna girmeden önce gelin birlikte sürekli yaptığımız, sonsuz döngü içerisinde olduğumuz bu konuyu biraz inceleyelim.

Hepimizin bildiği gibi, yaşamımızı devam ettirebilmemiz için vücudumuz enerjiye ihtiyaç duyar. Vücudumuzun bu ihtiyacını da tükettiğimiz yiyecekler sayesinde karşılarız. Tükettiğimiz her şeyi önce bir güzel öğütür sonra da gereksiz kısımlarını dışarı atarız. Bizim için gerekli olan enerji de bu sayede karşılanmış olur. Tabii burada varmak istediğim sonuç şu; tükettikten sonra, tükettiğimiz şeyi öğüttük ve sonuçta bir çıktı, bir "üretim" gerçekleştirdik. Ürettiğimiz bu şeye isterseniz dışkı deyin, isterseniz sansürleyerek(!) b*k deyin. Sonuç olarak sonsuz bir döngü içerisinde bu üretimi gerçekleştiriyoruz...

Şimdi farklı bir bakış açısıyla, yukarıdaki konuyu beynimiz üzerine yormayı deneyelim. şünce kabızı olmanın ne demek olduğunu sorgulayalım...

Her ne kadar hatırlamasak da doğduğumuz günden beri, belki de annemizin karnında belli bir olgunluğa geldiğimiz andan itibaren sürekli beynimiz veri topluyor. Durmadan yeni şeyler öğreniyoruz. Öğrenirken sürekli tüketiyoruz. Nasıl tüketiyoruz? Sürekli birinin veya birilerinin düşüncelerini beynimize yediriyoruz. Bu sayede beynimizde bir sürü veri ve bilgi birikmeye başlıyor... Mükemmel!

İşte asıl iş şimdi başlıyor. Bu veri ve bilgileri öğütüp, üretime geçmemiz gerekiyor artık! Yoksa olacaklardan hiç kimse sorumlu değil. Kendimizden başka...

Beynimizde depolamak üzere, bazen isteyerek, bazen de dikteyle(!) belki bir gün kullanırım diye aldığımız veri ve bilgiler beynimizde birikir, birikir, birikir ve düşünsel olarak kendimizi bir noktadan sonra patlayacak gibi (sıkkın) hissetmeye başlarız. Ve eğer ki üretime geçmez, sürekli tüketmeye devam edersek; "PATLADIM" deriz. Daha fazla öğrenemeyiz. Sizce de her şey çok açık değil mi?

şünsenize, yediniz, yediniz, yediniz ve bir türlü o yediklerinizi bir üretime çeviremediniz. Maazallah, cidden patlarsınız!

İşte bu yüzden tükettiğimiz bilgi, beceri ve verileri bir an önce öğütmemiz gerekiyor. Yani beynimize ilettiğimiz her türlü veri üzerine düşünmemiz gerekiyor. Ondan sonra da beynimizin gerekli şeyleri depolayıp, gereksizleri de namı diğer çöp kutusuna veya "şimdilik gereksizler" klasörüne taşımasına olanak sağlamamız gerekiyor.

Yoksa olan şu oluyor: Üretmekten yoksun kalıyoruz... Bir diğer tabirle, düşüncelerimiz beynimizin ucunda kuruyup kalıyor! Düşünce kabızı oluyoruz!

Üretmek derken neyden bahsediyorum peki?

Üretmek derken konuşmaktan da yazmaktan da bahsediyorum... Eğer bir şey hakkında bir şey tükettiyseniz (düşünsel anlamda veya fiziksel anlamda bir iş öğrenmek gibi) bu konuda bir üretim gerçekleştirmek zorundasınız. Farkındaysanız hayat bunu zorunlu kılmış. Tıpkı vücudumuzun sürekli aynı şeyi tekrarlaması gibi... Yoksa olacaklar bellidir! Bir süre sonra beyinsel anlamda kendi uydurduğum tabirle "düşünce kabızı" oluveririz... Eski veriler yolu tıkar ve eski düşüncelerimiz beynimizin ucunda kuruyuverir!

Bir de şünce ishali olmak diye bir şey var. İshal olunca da malum üretim yine istenilen durumda olamaz. Mesela bazı bilim ve iş insanlarına bakın, düşünce ishali olanları hemen anlarsınız. Kötü niyetle söylemiyorum, yanlış anlamayın... Kendi alanında o kadar başarılı, müthiş insanlar vardır ki, bazen bakarsınız kendilerini ifade edemez duruma gelirler... Çünkü fabrika o an çok hızlı üretim yapmaya başlamıştır... Bu durumda kişi düşüncelerini yavaşlatması gerekir. Bu durum için bazı iş insanı veya bilim insanlarının orman yürüyüşleri, bazılarınınsa nefes egzersizleri vs. yaptıklarını duyarız. Bence sebebi budur: Tekrar dengeye kavuşup, doğru çıktıyı, doğru üretimi gerçekleştirebilmek.

Sonuç olarak benim anladığım şu; eğer düşünce kabızıysak tükettiklerimiz üzerine düşünmeye başlamamız gerekiyor. Bir üretim sağlamamız gerekiyor. Bunun için, öğrendiklerimizi birilerine sözlü olarak veya kendimizce yazılı olarak anlatabiliriz. Maksat beynimizin işini yapmasına olanak sağlamak, yolu tıkamamak… Eğer ki düşünce ishaliysek de düşüncelerimizi sakinleştirmeye, yavaşlatmaya ihtiyacımız var. Her iki anlamda da üretimin dengede olması şartı arandığına dikkatinizi çekmek isterim.